Ana Sayfa Gençlik Komünleri Güdükizm ve Zinde Oportünizm – Metin Bulut

Güdükizm ve Zinde Oportünizm – Metin Bulut

0

Son iki yılda gençliği dar bir ulusalcı reformizme sıkıştırmaya yönelik hem sosyal medyada hem de basılı yayınlarda yükselen bir eğilim olduğunu tespit etmek güç değil. Biz genel olarak her şeyi güdükleştiren anlayışlarla, “güdükizm” ile bir hesaplaşmaya girişeceğiz. Anti-kapitalizmi, anti-emperyalizmi, anti-faşizmi, sınıf mücadelesini, hatta sosyalizmi ve komünizmi güdükleştiren her anlayışa karşı cepheden cevaplarımızı vereceğiz. Serinin ilk yazısı olan bu yazımızda da güdük anlayışlardan biri olan “zinde oportünizm”i işleyeceğiz.
 
“Güdük” kelimesiyle eski yazıları okurken çokça karşılaşırdık. Şimdilerde pek karşılaşmıyoruz. “Tamamlanmamış, bir yanı eksik bırakılmış, noksan, küçük ve yetersiz” anlamlarında sıkça kullanılırdı. Stalin’in, Kemalist iktidara atfedilen “anti-emperyalist” vasıflar bütününe ilişkin kullandığı ibareler de yer yer “güdük” diye çevrilirdi.
 
Bir süredir Doğan Avcıoğlu tartışmaları sosyal medyada sürüyor. Ama Doğan Avcıoğlu esaslı konunun bir aracı sadece. Esaslı konu, ulusalcı reformist geriliğin bir çıkış yoluymuş gibi pek çok cepheden önümüze konması. “Sol Kemalizm”i deniz feneri yapmış pek çok dergi el altından çıkartılıyor, TKP ve türevleri bunları sahipleniyor, geçmişin “millicileri” yeniden hortlatılmaya çalışılıyor. Henüz 71 devrimci kopuşunun gerçekleşmediği dönemdeki kuşak için Yön dergisi ve D. Avcıoğlu çizgisi, Kemalist mirası sosyalist bir kılıfla yeniden üretme çabasına girişmişti. Ancak bu çaba bulamaç halinde bir sosyalizmle alakası olmayan “Türk sosyalizmi” çıkarmaktan öteye gidememişti. 

Türk sosyalizmi, anti-emperyalizm kisvesi altında anti-emperyalist mücadeleyi “güdük”leştirerek emperyalist-kapitalizmden devrimci kopuşu temsil etmekten ziyade, liberal-halkçı bir çizgiyi örgütleme çabasındaydı. Bu çizgi kapitalist mülkiyet ilişkilerine cevap olamadığı gibi, işçi sınıfının devrimci rolünü de kavrayamamış ulusalcı reformist bir sınırda kalmıştır. Bu ulusalcı reformistler, halkçılığın -devletçilikle beraber- sınıfsal ayrımları olmayan ‘kaynaşmış bir toplum’ esasında işlenmesi yalanına kendilerini inandırmaları yetmemiş gibi kitleleri de bu konuda esir almaya çalışmışlardır.


Marx, “Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i” eserinin başlarında “Tüm ölmüş kuşakların geleneği, yaşayanların beyinlerine bir kâbus gibi çöker. Ve tam da şeyleri ve kendilerini dönüştürmekle, henüz ortada bulunmayan bir şeyi yaratmakla uğraşır göründüklerinde, tam da böylesi devrimci bunalım çağlarında, korku içinde geçmişin ruhlarını yardıma çağırır, dünya tarihinin yeni sahnesini eski oldukları için saygı duyulan giysilerle ve devralınan bir dille oynamak üzere, onların adlarını, savaş sloganlarını ve kostümlerini ödünç alırlar.”[1] demişti. Gerçekten de bugün olan biraz budur. Gerçi Marx, burjuvazinin az çok ilerici olduğu bir dönemde bunları söylüyor. Karşımızdakilerin konumu onlardan da geridir.

Bugün ne oluyor da yeniden bu konular tartışılıyor?

Güdükizm tam da burada açığa çıkıyor. Bu eğilimlere yeterlilik verenler, devrim-sosyalizm mücadelesindeki reformizmlerini ilk basamak olarak lanse etmekten hoşlanıyorlar. Bu ulusalcı reformist çizgi çoktan aşılmış ve Marksist devrimci eleştirisi ile tarihin tozlu raflarına kaldırılmıştır. Yine de “onların ilerici yanlarını almalıyız” diyerek kendilerine komünist/sosyalist diyen partiler ve kurumlar bu bayatlamış eğilimleri tekrar önümüze koymaktadırlar.

Yıllanmış ulusalcı reformistler; emperyalist savaşlar kızıştıkça, dünya genelinde isyanlar arttıkça, Türkiye’de de toplumsal hoşnutsuzluklar elle tutulur bir noktaya geldikçe çareyi daha da sağa kaymakta buluyorlar. Tabii “bu işte bir terslik yok mu?” diye sorulabilir. Ama hayır, devrimci mücadele dinamikleri kendisini gösterdikçe reformist sol kendisini sağa çekmeye meyillidir. O her şeyden önce devrim fikriyatının kendisinden korkar. Devrimi sonuna kadar götürecek olan işçi sınıfına karşı devletçi, ulusalcı, reformist hattın güçlendirilmesi için elinden gelen her şeyi yapar.

Kitlelerin kendiliğinden bilinci başka, bu ulusalcı reformist bilinci bizzat üretmek başkadır! Bugün de olan biraz bu. TİP ile seçim döneminden de hatırladığımız “gri alanlar” tartışmasındaki gibi, bugün de TKP ve türevleri eliyle görünürde “tabandan gelen sol Kemalist gençliğin yükselişi”ne ancak bu anlayışlarının cevap verebilirmiş gibi durmaları yanıltıcı bir nitelik taşımaktadır. Aslında bizzat kendilerinin yaratmak istediği “sol Kemalist gençlik” vardır ortada. Dünya genelinde Marksizme ilgi yükselirken, Marx’ın eserleri yaygın bir şekilde okunurken, revizyonizme kapılmadan önceki Sovyetler Birliği’ne duyulan ihtiyaç gözle görünür hale gelirken, Türkiye’de gençliğin Mahir Çayan, İbrahim Kaypakkaya, Deniz Gezmiş gibi devrimci önderlere sempatileri yükselirken, 19 Mart yaşanmışken, militan fiili işçi direnişleri artarken; TKP ve türevlerinin “millici” çıkışları, Avcıoğlu gibilerini gündemde tutma gayretleri ve bu görüşleri bizzat beslemeleri bunların tarihsel görevleridir.

İçererek aşmalı mıyız?

Tartışmaların bir ayağını da “içererek aşmalıyız” (Aufhebung) oluşturuyor. Ulusalcı reformistlerin Marx’a ilgileri bu tarz ilerlemecilik anlatısında ihtiyaç duydukları sırada açığa çıkması manidardır şüphesiz. Marx’taki proleter devrimciliği buharlaştırmak için iyi bir yöntemdir kendileri adına elbette. Gerçi “içererek aşmalıyız” diye söylenmelerine rağmen bu görevi de yerine getirmemekte ısrarcılardır. Yani ne ulusalcı reformist çizgi ne de Avcıoğlu gibi isimler, Marksist eleştiriye tabi tutulmadan sadece “içererek” yollarına devam edebilirler.

Doğan Avcıoğlu’nun temsil ettiği ulusalcı çizgi, Marksist açıdan, proleter devrimci bir hattan oldukça uzaktır, bu çizgi olsa olsa Rusya’da subay ve aydınların 14 Aralık 1825’te başarısızlıkla sonuçlanan darbe girişimi olan “Dekabrist Ayaklanması’na” benzetilebilir. Zaten Avcıoğlu’nun teorik kurgusu, tarihsel materyalizmin en temel direği olan “tarihin motoru sınıf mücadelesidir” ilkesini dışlayarak, devrimci özneyi üretim ilişkilerinin içerisindeki proletaryada bulmak yerine yönünü küçük burjuva anlayışlara dönmüştür.

Bunu böyle çıplaklığı ile ortaya koyunca anakronizme düştüğümüz söyleniyor. Anakronizm, henüz tarih sahnesinde olmayanları o tarihten beklemiş olmak ile teşhis edilir. Yani sınıf savaşımının, bilimsel sosyalizmin, işçi sınıfının devrimci rolünün henüz keşfedilmediği bir dönemde “neden bu yok” diye sormamız gerekirdi. Tarihi kendilerinden başlatanlar için gayet normal bir çıkış ama elbette Türkiye için de gerçek bu değil. Mustafa Suphi’den öncesine uzanan devrimci-komünist birikim Türkiye’de de mevcuttur. Ancak bunlar Mustafa Suphi’de olduğu gibi maktul ve katili aynı anda anma yüzsüzlüğünü gösterirler. Devrimci-komünist çizgiyi ulusalcı reformizm ile iğdiş etme gayreti içindedirler.

Haliyle Kemalizm ve Avcıoğlu çizgisi; proletaryanın iktidar savaşımında bir basamak değil, aksine sınıfın bağımsız devrimci potansiyelini engelleyen ideolojik bir barikattır. Proleter devrimci kopuş; çoktan tarihin tozlu raflarına kaldırılan bürokratik-kapitalist reçeteleri sentezlemeyi değil, onları tarihsel birer kalıntı olarak reddedip doğrudan bugünün nesnel koşullarıyla devrimci sınıf üzerinden inşa sürecini başlatmayı gerektirir. Bu eğilimleri her zaman “güdük” kalmaya mahkûm olmasıyla anmak yetersizdir, bu eğilim aynı zamanda yükselen proleter devrimci dalgayı kıran ve tarihsel ömrünü tamamlamış bir elitist geleneğin, sistem içiciliğin sözde “devrimci” görünen yüzüdür.

Müttefiklere İhtiyacımız Yok mu?

Hiçbir devrim şüphesiz tek bir sınıfın ellerinden çıkmamıştır. Özellikle devrimin ayak sesleri yükseldikçe, devrime katılan tabakalar da çeşitlenir. Fransız Devrimi’nde, Paris Komünü’nde, Ekim Devrimi’nde olduğu gibi.  Şüphesiz bu bir gerçekliği ifade eder, ammavelakin diğer gerçeklik de şudur ki devrim sınıfsal hegemonyayı da içinde barındırır. Proleter devrimler çağı proletaryanın sadece ideolojik öncülüğünü değil, fiili öncülüğünü de gerektirir.

Bu giriş şunun için gerekliydi. “Sol Kemalizm” anlatısıyla beraber “zinde güçler” bir müttefik anlatısı içine sokuluyor. Devrimi sınıflar yapar! Kitleler ise devrimci sınıfın çevresinde kümelenir. Örneğin Ekim Devrimi’nde işçi sınıfının müttefiki yoksul köylülerdi. “Devrim için müttefik gerekir” dedikten sonra “zinde güçler” diye içine “sol Kemalizm”i doldurup önümüze koyma ciddiyetsizliği, aslen devrime olan ciddiyetsizliktir. 

Lenin şöyle diyordu: “Biz bir sınıfın partisiyiz. Bu yüzden, hemen hemen bütün sınıfın (ve savaş sırasında, iç savaş sırasında bütün sınıfın) bizim partimizin önderliğinde hareket etmesi, olanaklı olduğu kadar yakından bizim partimize bağlanması gerekir. Ama kapitalizmde, bütün sınıfın, ya da hemen hemen bütün sınıfın öncüsünün, yani kendi sosyal-demokrat partisinin bilinç ve eylem düzeyinde çıkabileceğini düşünmek manilovizm ve “kuyrukçuluk” olur.Aklı başında hiçbir sosyal demokrat, kapitalizmde sendika örgülerinin bile (gelişmemiş kesimlere göre daha ilkel ve daha yaygın olan) işçi sınıfının tümünü ya da hemen hemen tümünü kucaklayacak bir güce sahip olmadığından kuşku duymamıştır. Öncü ile ona eğilimli kitleler arasındaki farkı unutmak, öncünün gittikçe daha genişleyen ölçüde kitleleri kendi ileri düzeyine yükseltme görevini unutmak; yalnızca kendini aldatmak, gözlerini bizim görevimizin genişliğine kapatmak ve bu görevi daraltmaktır”[2]

Oysa bugün olan tam tersidir. Kitleleri sözde komünist düşüncesine doğru çekmekte görevli olan partiler, kitlelerin geri bilincine yaslanmaktadırlar. Kitleselleşelim derken, kitleleşmektedirler. Talat Paşalarla, Enver Paşalarla, Doğan Avcıoğlu gibilerle devrimci komünist hareketin önüne bariyer çekmektedirler. Sosyalizmi sanki bir “kamucu proje” gibi yansıtmaktadırlar, devlet Lenin’in “Devlet ve Devrim” kitabındaki tasavvur ile değil, Kemalizm’in “devletçiliği”ndeki tasavvuru ile eş tutulmaktadır ve cumhuriyet onlar için burjuva demokratik anlamdan daha fazlası asla değildir.

Marx “Fransa’da İç Savaş”ta şöyle bir başlık atıyordu: “Cumhuriyet sadece sosyal cumhuriyetin ilanıyla olanaklıdır.” ve ardından şunu ekliyordu:  “Bunun dışındaki bir cumhuriyet, nihai hedefleri quelconque {herhangi} bir imparatorluğa ulaşmak olan tüm monarşi yanlısı hiziplerin, bir araya gelmiş Meşruiyetçilerin, Orleans’cıların ve Bonapartistlerin anonim terörizminden, kirli işini tamamladığında her zaman bir imparatorluğa dönüşecek olan sınıf egemenliğinin anonim teröründen başka bir şey olamaz!”[3] İşte Türkiye Cumhuriyeti de en baştan bugüne kadar sınıf egemenliğinin anonim teröründen başka bir şey değildir. Lenin hatırlatıyor; “ama en demokratik burjuva cumhuriyetinde bile halkın payına ücretli köleliğin düştüğünü unutma hakkına sahip değiliz. Dahası, her devlet, ezilen sınıfı bastırmaya yönelik bir “özel güç”tür. Dolayısıyla, herhangi bir devlet, ne özgürdür ne de halk devletidir. Marx ile Engels bunu 1870’lerde partili yoldaşlarına tekrar tekrar açıkladı.” (Lenin- Devlet ve Devrim)

Her seferinde “cumhuriyetin ilerici yanları”na sığınanların gittikçe güdükleştiği yer de tam burasıdır. Sınıf savaşımının gerçekliğini çarpıtıp sözde “ilerici yanları” bir bariyer olarak tüm gençliğin önüne koymaktadırlar.

TKP ve türevlerinin ulusalcı reformist çizgisinin Türkiye’nin devrimci gençlik enerjisini soğuran teorik bir barikat olduğunu en son 19 Mart eylemselliklerinde de, eylemsellikleri felç eden anlayışlarla uzlaşı içinde olduklarında da gördük.  Gençliğin sahip olduğu yakıcı ve sistemi kökten sarsacak potansiyelini sınıf mücadelesinin nesnel alanından kopararak geçmişte askeri vesayetin “kurtarıcı” gölgesine hapsedenler, bugün de CHP tarafından temsil edilmeyenlerden bir ittifak arayışı içindeyken oluşturdukları ulusalcı reformist çizgiyi önümüze ısrarla çıkartmaya çalışmaktadırlar. Gençliğin devrimci dinamizmini bağımsız bir sınıf hattı kurmak yerine “zinde kuvvetlerin” yedek gücü haline getirenler, bu güdük anlatıyla kendilerine yeterlilik verebilirler elbet. Lâkin nesnel durum, fabrikalardaki sömürüden MESEM’lerdeki çocuk işçiliğine, emperyalist savaşlardan doğa ve cins kırımına kadar topyekûn bir sınıfsal inşayı zorunlu kılmaktadır. Güdükizmin “milli” sınırlar ve “ara aşamalar” labirentinde bu potansiyeli boğmaya çalışması beyhudedir. Sonuç olarak, gençliğin devrimci ateşini söndüren bu oportünist fren mekanizması; proletaryanın devrimci savaşımını sistem içine hapsetme, devrim ve sosyalizm mücadelesini güdük bırakmaya programlanmıştır.

Devrimci gençlerin görevi ise hem bu ulusalcı-reformist çizgiyi teşhir etmek hem de anti-emperyalist, anti-kapitalist, anti-faşist mücadeleyi yükseltirken onların bu güdük sınırlarını paramparça etmektir!


[1] Karl Marx, Louis Bonaparte’ın 18 Brumaire’i, çev: Erkin Özalp, 2016, Yordam Kitap, sf: 19-20

[2] Vladimir Lenin, Bir Adım İleri İki Adım Geri, çev: Yurdagül Fincancı, Sol Yayınları

[3] Karl Marx, Fransa’da Sınıf Mücadeleleri 1848 – 1850, çev: Erkin Özalp, 2016, Yordam Yayınları